30 Mart 2016 Çarşamba

MEKTUP

Zamanın birinde küçük bir kasabada bir delikanlı sıcak bir yaz günü tatlı bir meltem esintisinde hasatını toplamış, Allah'ın ona bahşettiği bütün nimetleri yüklenmiş, bekleyip dururken oradan bir kervan geçmekte olduğunu görmüş. İçtiği su testisini henüz ağzından indirmişken birden yıldırım çarpmışçasına donakalmış, karşısında bir çift güzel göz, karanlığında gayb'olup yoklukta kendini bulacak denli derin bir çift siyah göz! İçinde öyle bir hararet başlamış ki ilk kez nefes almış gibi, ruhunu ilk kez hissetmiş gibi, gözlerini ilk kez açmış gibi, unuttuğunu hatırlamış gibi, dudaklarından dökülmüş Elhamdülillah. O güzel sıfat içinden gülümseyen güzellik de delikanlıya vurulmuş, hiçbir nida yoktur ki yankısını bulmasın. Acabaların soruların değil sadece her an yeniden keşfetmenin ve hayranlığın olduğu bir bakış ve seyir olmuş aralarındaki, Leyla ile Mecnun o an orada can bulmuş...

Delikanlı da koyulmuş kervanın ardı sıra. Güzelin babası da hemen yanıbaşında, çeşmeye gidiyorum diye kaçıvermiş ve orada kısacık bir sürede susarak her şeyi konuşmuşlar. Sessizlik duyan için her şeyi söylemektir.

En son ayrılırlarken Güzellik demiş ki Aşığa, "kervanımız gidip de bir yerde karar kılınca sana mektup yazıcam nerde olduğumuzu bildireceğim ve bana geleceksin vuslata ereceğiz. Mektubu ayağında yeşil kuşaklı bir güvercin ile göndericem. Benden haber bekle, Aşk'ımıza zeval verme, ve ne olursa olsun sakın beni terketme, Aşkın narı ile bekliyorum. Sözüm ölüm kadar gerçektir." Delikanlı da demiş ki, "Artık bana bir güzel sabretmek düşer. Gece gündüz ve seher vakti Aşkın nağmeleriyle haberini bekleyeceğim."

Aşıkların feryadı bütün yürekleri dağlar, hastalara şifa olur. Bizim aşığın namı da gel zaman git zaman her yerde duyulmuş. Ama işte cilve orada ki, sadece temiz yürekliler yok bu toprak üstünde, yaşlı ketum bir büyücü de duymuş bu aşkı ve o an haset ile ellerini ısırmış. İşin tamamını öğrenince bir oyun hazırlamış aşığa. Bir mektup yazıp ve güvercin ile göndermiş. Aşık mektubu görünce heyecanla bakar ki kuşun ayağında yeşil halka yok, bu benim yarimden değil der ama yine de okur:

"Ey güzel sevgilim, nevcivanım...
Kervanımız yolda az kaldı bekle beni,
seni çok seviyorum
aşkınla yanıyorum"
öyle seviyorum böyle seviyorum diye iltifatlar dolu bir mektup yazmış.

Aşık bir yandan verilen sözü hatırlayıp bir yandan da iltifatların etkisiyle sarhoş olmuş adeta kendinden geçmiş. Bir yandan kabullenmek istemez çünkü maşuk öyle bir maşuk ki sözü ölümden daha gerçektir, bir yandan da inanmak ister. İşte hakk ile batılı ayıracak olan edebin timsali zülfikardır. Kim Ali gibi bilekle sarılırsa edebine bütün oyunları tuzakları kırar geçer. Ama bizim Aşık sarhoşlukla ve hasret çektiği seviglinin düşüyle sendeledi. Mektuba inanamadıysa da yırtıp atamamış da... Aradan bir zaman daha geçince yine iltifatlarla ve türlü süslü sözlerle aşığı sarhoş eden bir mektup daha gelmiş.

"Ey yakışıklım, güçlü cengaverim...
Hasretimle yanıp tutuşuyorum
....
..."

Bu mektubu da okuyunca Aşık hepten kendinden geçip dayanamayıp cevap yazmış... Ardından bir mektup daha, bir tane daha... Bir zaman sonra Aşığın aklına artık hiç kuşun ayağındaki yeşil halka gelmez olmuş. Sürekli mektuplaşmaktalar ve sevda sözleri söyleşiyorlarmış, tam inanamasa da bu mektuplar gönlünde yer etmiş.

Cadı aşığı iyice tava getirdikten sonra başlamış bu sefer kötü kelamlar yazmaya. Aşığı artık sevmediğini ondan sıkıldığından başka sevgililer olduğundan ve canını delecek ne varsa onlardan bahsetmiş. Öyle ki bizim Aşık sürekli sürekli sürekli ağlar olmuş. Halbuki gözgöze geldiklerinde her şey ne kadar ayandı. Öyle bir harabata dönmüş ki üzüntüsünden, saçı sakalı birbirine girmiş meyhanelerde sokaklarda, her gören haline acıyıp ah vah etmiş.

Günler yıllar böylece geçip gitmiş...

Aradan uzun bir süre geçtikten sonra bir gün çöplüğe dönen evin yolunu tutmuş, girip bir bakmış ki pencerede yine bir güvercin. Kovalamak isteyip üzerine atladıysa da tam yeltencekken ayağında yeşil halkayı görüp donakalmış, o an heyecandan kalbi duracak gibi olmuş. Hızla mektubu açıp okumuş:

"Ey güzel sevgili, Aşığım
İşte buradayım!
Sonunda kervan bir yerde karar kıldı, varacağın menzil yazıldı.
Hepsinden haberim var, ve seni bağışlıyorum.
Haydi temizlen ve bana gel...
Seni bekliyorum."                   
ERHAN FIRAT

                                                                                            


28 Mart 2016 Pazartesi

DUDAKTİK

‘Yengeni sabaha kadar çimdikledim’ dedi, birisi. Ötedeki ufak çocuk da bunun üzerine ‘baba ben gidirem’ dedi. Temsil alanından ayrıldı. Alan temsili. Çocuklar kim kime dum duma oynamakla meşguller. Kim kimdir, kim dum, temsilin sonunda öğrenecek herkes. Herkes emanet. Herkes temsili. Şiddetle büyümüş çocuklar. Çocuklar epey şiddetli.
Şiddetsiz yönetmen, sahnede ilk defa gördüğü rolsüzce dolanan çocuğa sordu;
-          Sen Cengâver misin yoksa Mücahit mi?
Çocuğun doğruyu söylediği, yönetmenin tebessümünden belliydi.

-          Taha’yım ben!


22 Mart 2016 Salı

SESSİZ SEDA’SIZ



Tövbe etmek köyde nasip olmuştu. Çünkü sen kabrimi kırmakla meşhurdun o zamanlar.
Ellerim yağlı iken veyahut ezan dinlerken, saçlarını (sanırım benim için) önüne doğru sergilemenden dolayı duyduğum bir kıvançtı bu aslında. Sen sıra bekliyordun ben ise kaçırdığım keçileri. Rolleri (en azından keçileri bulana kadar) acilinden değiştirme zorunluluğu hissediyoruz. Ben imamı dinliyorum, sen ise mutlu köy çocuğunu. İmam vaazda “check-up” dedi, duydun mu? Sen köy çocuğunu doyur canım. Bak, baştan söylüyorum, sonra adamı uğraştırma. Canım demek ref-leks-tir!
Ne tuhaf… İnsanın içindeki Leyla bile ölüyor ama umudu asla ölmüyor. Ne umuyordum ki ne bulayım? Mecnun’u olan bir gün yazar, çizer. (Belki hiç yazmaz, belki hep o köy çocuğu olarak kalır.) Leyla’sı olanı bilmiyorum. Acıktığında taşladığın meyve ağacı olmaya bile razıyım. Havanın sıcaklığı hiç önemli değil. Doğum günün bile olabilir hatta. Yeter ki sen sıra beklemeye devam et, benim bir an evvel keçileri bulmam gerek, yoksa saçların kaçıyor, vallahi yoruluyorum. Biliyor musun, ben seni özlerken daha çok yoruluyorum.
Saçlarına takılıyorum ve bir türlü mahrum bırakamıyorum kendimi, bu özlemimden. Ben nerede olursam olayım, saçların hep kıbleye bakıyor.
Leyla’sı olan elbet Mecnun’dur. “Bütün Leyla’lar biraz Mecnun’dur.”
O köy çocuğunu doyururkenki endişesizlik, umursamazlık saçlarından salınıveriyor. Desene, yine geç kaldım; her zamanki gibi. Zira bu, bismillah dememek ama çok şükür diyebilmeye tekabül ediyor. Buna karşın, vazgeçmiyorum keçileri bulmaktan. Ama…
Ya bugün senin doğum günün ise?
Şimdi; ne keçiler kaldı, ne o köy çocuğu, ne o imam, ne ellerim, ne de (inanır mısın?) saçların…
Kaderim çat kapı gelince cesaretim apar topar (kırgın bir halde) mağarasına kaçtı. Ardından, bir yüzük seslendi bana.
İman ediyorum ki; “sen çok güzel iken ben daha çocuktum.”

21.07.’12
Elazığ

04:37

21 Mart 2016 Pazartesi

Tarih: '12 Konu:Yakarış

                Gelişi de gidişi gibiydi.

Sahra görmediğimden emin olmalıydım. ‘Sen gerçek misin?’ diye sordum. Evet der gibi gözlerini kıpırdattı. ‘Elini uzatır mısın?’ dedim, uzattı. Tam bu evet cevabının sağlamasını yapacaktım ki, eli suratımda patladı.
Filmlerdeki gibiydi. Madem böyle yapmıştı, finali de film gibi olmalıydı. Ya sarılmalıydı ya öpmeliydi. ‘İlk ikisini hak etmiyorsun ama üçüncüsünü hak ediyorsun’ dedi. Ben üçüncü ihtimali düşünmeye başlamadan, giden eliyle bir tane daha patlattı; gitmeyen suratıma.
 Sonra gitti.
18.11.’12
   02:37


Bu çocuksu öyk'le başladı her şey.

BESMELEYLE YAZILAN ÖYKÜLER - 1

Marlon Brando’ya
Ezan okundu, tren geldi, Şeyhim kayboldu ve babam ağladı. Ayrılık da geldi oturdu istasyona. Ama bir türlü vedalaşmıyor babam.
Bu satırları babamla beraber bir tren eşliğinde yazmayı çok isterdim. Aslında tren vardı, babam da (sanırım) yaşıyordu. Fakat ben kuşlara küsmüştüm o zamanlar. Babam kuşların peşinden gidiyordu, biliyorum. Üstelik, bir trenle…
Babam aslında kuş gibi bir adamdı. Bir kandil günü evin balkonunda kandil kandil otururken göğsüne konuvermişti  “Kandil”. Evet, babam o muhabbet kuşuna “Kandil” adını vermişti. Kapıyı çalmadan babamın hayatına girmişti. Bizlerin değil. Babam seneler sonra kendisini bulmuştu onda. Yaşayamadığı çocukluğunu, çocuksu özgürlüğünü, Kandil’in kanatlarında buluvermişti sanki. Fakat, Kandil babamın hayatına girerek iyi mi etti yoksa girmeseydi daha mı iyiydi, bunu ancak Şeyhim bilir. Çünkü kandil, arkasında dört tane evladını bize emanet ederek trenine doğru uçmaya koyuldu. Engelleyemedi babam maalesef. Şeyhimin duası da kabul olmadı. Kimsenin gücü yetmedi, Kandil’i o trenden alıkoymaya. Bu davetsiz misafirin, bu amansız terk edişi halen bir kalp krizi gibi; ansızın arada bir uğrar babama. Baba muhabbet kuşunun (yani eşinin), Kandil’in arkasından el sallayışının ve çaresizliğinin gözünün önünden hiç gitmediğini, bir pişmanlık gibi kendisinin bir an olsun peşini bırakmadığını söylerdi babam. Oturup kuşlar gibi ağlardı. Kandil gibi ağlardı. O ağlayınca ben de ağlardım. Ama hep düşünürdüm ağlarken, Kandil’e mi ağlıyorum yoksa babama mı?
Kandil çok güzel ağlardı. Enfes bir yaratılıştı. Ya da bütün kuşlar öyleydi ama ben ilk Kandil’i tanıdım. Tıpkı âşık olduğum ilk kadının mükemmelliği gibi. O kadının tebessümünü, bakışını, hatta çekip gidişini bile diğerlerinde aramak ve hiçbir zaman bulamamak gibi. İlkler başkadır. Babam için de öyle.
Kendini sevdirmek için taklalar atar, masanın üzerindeki bütün bozuklukları aşağıya fırlatır, o metal sesini duyduktan sonra sevinçten öterdi. Şımarıktı. Babamın kızı gibi. (Aynı zamanda kardeşim olur kendisi, tek olunca çok şımarık oluyor insanoğlu veya insankızı.) Günün herhangi bir önemsiz saatinde, bir poşet sesi yayılırsa odalara şayet, Kandil susmamak üzere ötmeye, kafesi dövmeye başlardı. Bir de günlerden Pazar ise (demektir ki kahvaltı babamın ellerinden öperdi) ve sofrada menemen varsa, (hayatımdaki en güzel menemeni yapan adam babamdı kuşkusuz ve Kandil bunu iyi bilirdi) hiç kurtuluşumuz yoktu. Günün ilk ışıklarıyla beraber başlardı ötmeye. Babam hiç susmasın isterdi. Sonra dayanamaz çıkartırdı kafesten. Senelerdir süregelen yemek alışkanlığımız baştan sona değişmişti. Artık, üç öğün Kandil idi.
Kandil insanlardan hiçbir zaman kaçmazdı. Parmaklarımızla kavga etmeyi ve bilhassa babamla güreş etmeyi pek severdi. Babam işten yorgun argın geldiğinde bütün stresini, yorgunluğunu çok şekerli bir Kandil’le atardı. Birlikte banyo yaparlardı, su savaşı ederlerdi, saklambaç oynarlardı. Bazen Kandil çalar saat öter, sonra kafesten kaçıp babamla annemin arasına girer, şayet bu yöntem etkili olmazsa (bizim zamanımızda oluyordu ama) babamın ayaklarını gıdıklardı. (Ki babam ayaklarından çok çabuk gıdıklanır, ben gıdıklarken kızıyordu ama Kandil’e kızmıyordu, bir kuş kadar olamıyorumdur her halde o yüzden kızıyordur.) Babam ekmeği Kandil’in ağzına götürür gibi yapıp bir hamlede onu kandırarak kendi ağzına attığı an, Kandil babamın ağzına girmekten hiç çekinmezdi, çoğu zaman dudaklarından aşırırdı. Babamın mide ortağı olmuştu. (Başka ortaklıklar yasaldı çünkü.)
Bir kuşun, bir insanın hayatına trenlerle ansızın girmesinin ne kadar güzel bir şey olduğunu, sonra aynı şekilde geldiği trenle o insandan bir parça almak koşuluyla yine ansızın çekip gitmesinin ne kadar kötü bir şey olduğunu, Şeyhim babamdan öğrendi.
Bir gece Şeyhimle babamı bekliyoruz. Hava soğuk. Bayağı gecikmişti. Ezana yakın geliverdi. Şeyhim, dirinin sahibi yoktur ama ölünün sahibi çoktur dedi ve abdest almaya gitti. (Yoksa bunu diyen babam mıydı?) Babam sarhoştu. (Sağlam içer söylemesi ayıptır, sağarak içer, sağlama yaparak içer, Cahit Arf’la beraber içer, bütün babalara içer, ne bileyim, içer işte.) Kafese yanaştı sonra. Yine ağladı. Şeyhim, ne çok ağlıyor bu adam? Sanki çocukken hiç ağlamamış! Bir de sözlü ağlıyor, duyuyor musun Şeyhim? “Bunların hiç birini sevmiyorum, sırf kandilin hatırına bakıyorum bunlara, bunlar bana Kandil’in hatırası, mirası… her biri Kandil’den bir iz taşıyor.”
Kaç yaşımda olduğumu hatırlamıyorum, ama daha küçüğüm, küçük olduğumu hatırlıyorum. Babam hatırlamaz, çünkü babamın arada bir bilgeliği tutar. (Kandiller hariç.) Bir gün babamla geziyoruz. Kalabalık bir yeri süzdü ve bana eliyle işaret ederek, ‘şu gördüğün kadın var ya oğlum, o kadın hayat kadını’ dedi. Babamın sözünün bitmesini bekliyormuş meğer Tanrı, babama büyük bir jestti bu. Kuran’dan boşanırcasına kar yağmaya başladı. Babam bu jestin altında kalır mı hiç? O esnada sordum tabi babama, hiç affetmem; “Neden sen böyle konuşunca Allah baba kar yağdırıyor, baba? “Gerçeklerin üstünü örtmek için oğlum…”
Ve bana sarıldı.
Şeyhimin de  o sahipsiz hıçkırıkları duyduğuna emindim. Ağlayan Mikail miydi acaba?
  



Tren hala beklemeye devam ediyordu ve babam bu fırsattan istifade kuşlara son bir iyilik yapmak istiyordu. Ölümün uğramayı unuttuğu bir teyze vardı yakınlarda. Ölümün olmadığı yerde elbette kuşlar da vardır. Teyzeden bir tabak yem aldı babam ve kuşlara verebilmek için uygun bir yer aradı. Zira babam kuşlara yem fırlatılmasına da karşıydı, tıpkı ölmelerine karşı olduğu gibi. Kuşlar ölmemeli, zaten insanlar ölüyor, derdi. Babam fırsatını bulup kuşlara yemi vermeye başladı ki, insanlar sanki o anı bekliyormuş gibi bu mutluluğun resmini dağıtmaya başladılar. Acımasızca bastılar yemlere, yapılan iyiliğe, kuşların hakkına. Hiç acımadılar babama ve kuşlara. Babam, yüzlerini göremediğim sahipsiz ayakların arasında diz çökmüş vaziyette, kuşlara hak verir gibi durdu. Ufak bir çocuğun patlak topuyla oynadığı gibi, yanmış bir şeyin küllerini karıştırır gibi, albino bir doktorun çizdiği çizgilerin dışına çıkamayan şizofrenin kelimelerle oynadığı gibi, çaresizce yemlerle oynadı o an. Kaybolan Şeyhim ortaya çıktı, `insanlar işte böyle acımasız yavrum’ dedi ve uçtu!
Şeyhim anlatmıştı bir gün. Babam sıkı bir fedaiymiş. Küçüklüğümden beri hem de. Söylemesi ayıptır, pirzola pişirirmiş tavada, ben de (söylemesi ayıp değil) o pirzolaların alayını silip süpürürmüşüm, babam da tırnaklı pidesini alıp etin yağına bandırırmış, sünnetlermiş tavayı, sonra tava elhamdülillah dermiş. Ben Şeyhimin yalancısıyım. Ve Şeyhim devam etmişti anlatmaya, vedalaşırken bile feda edecek baban kendisini, ilk o gidecek, demişti.  Rabbim Şeyhimi haksız çıkarmamıştı bu sefer.
Sonrasında eve döndüm. Babamın yaşadıkları yormuştu beni. Dinlenmeye koyuldum. Babamı benden daha iyi tanıyan duvarlara bir göz gezdirdim. Gözüm duvarda asılı çerçeveye, Arapça `Allah’ yazısına takıldı. Çerçevenin köşesinde ise babamın resmi. Şeyhim abdestini alıp geldi o an. Anladım, dedim. Anladım Şeyhim. O da ağladı. Abdest bozuldu. Ağladı. Ağlıyorum. Ağlıyorum Şeyhim. Anlayarak ağlıyorum. Kime ağladığımı biliyorum.

Şimdilerde çok şey değişti Şeyhim, zamana ve Allah’a dair. Biliyorum Şeyhim, şimdi ben bir trenden sana yazıyorum. Biliyorum, şimdilerde babam kandilin yanında, ben ise bir trende...