22 Mart 2016 Salı

SESSİZ SEDA’SIZ



Tövbe etmek köyde nasip olmuştu. Çünkü sen kabrimi kırmakla meşhurdun o zamanlar.
Ellerim yağlı iken veyahut ezan dinlerken, saçlarını (sanırım benim için) önüne doğru sergilemenden dolayı duyduğum bir kıvançtı bu aslında. Sen sıra bekliyordun ben ise kaçırdığım keçileri. Rolleri (en azından keçileri bulana kadar) acilinden değiştirme zorunluluğu hissediyoruz. Ben imamı dinliyorum, sen ise mutlu köy çocuğunu. İmam vaazda “check-up” dedi, duydun mu? Sen köy çocuğunu doyur canım. Bak, baştan söylüyorum, sonra adamı uğraştırma. Canım demek ref-leks-tir!
Ne tuhaf… İnsanın içindeki Leyla bile ölüyor ama umudu asla ölmüyor. Ne umuyordum ki ne bulayım? Mecnun’u olan bir gün yazar, çizer. (Belki hiç yazmaz, belki hep o köy çocuğu olarak kalır.) Leyla’sı olanı bilmiyorum. Acıktığında taşladığın meyve ağacı olmaya bile razıyım. Havanın sıcaklığı hiç önemli değil. Doğum günün bile olabilir hatta. Yeter ki sen sıra beklemeye devam et, benim bir an evvel keçileri bulmam gerek, yoksa saçların kaçıyor, vallahi yoruluyorum. Biliyor musun, ben seni özlerken daha çok yoruluyorum.
Saçlarına takılıyorum ve bir türlü mahrum bırakamıyorum kendimi, bu özlemimden. Ben nerede olursam olayım, saçların hep kıbleye bakıyor.
Leyla’sı olan elbet Mecnun’dur. “Bütün Leyla’lar biraz Mecnun’dur.”
O köy çocuğunu doyururkenki endişesizlik, umursamazlık saçlarından salınıveriyor. Desene, yine geç kaldım; her zamanki gibi. Zira bu, bismillah dememek ama çok şükür diyebilmeye tekabül ediyor. Buna karşın, vazgeçmiyorum keçileri bulmaktan. Ama…
Ya bugün senin doğum günün ise?
Şimdi; ne keçiler kaldı, ne o köy çocuğu, ne o imam, ne ellerim, ne de (inanır mısın?) saçların…
Kaderim çat kapı gelince cesaretim apar topar (kırgın bir halde) mağarasına kaçtı. Ardından, bir yüzük seslendi bana.
İman ediyorum ki; “sen çok güzel iken ben daha çocuktum.”

21.07.’12
Elazığ

04:37

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder