Tövbe etmek köyde
nasip olmuştu. Çünkü sen kabrimi kırmakla meşhurdun o zamanlar.
Ellerim yağlı iken
veyahut ezan dinlerken, saçlarını (sanırım benim için) önüne doğru
sergilemenden dolayı duyduğum bir kıvançtı bu aslında. Sen sıra bekliyordun ben
ise kaçırdığım keçileri. Rolleri (en azından keçileri bulana kadar) acilinden
değiştirme zorunluluğu hissediyoruz. Ben imamı dinliyorum, sen ise mutlu köy
çocuğunu. İmam vaazda “check-up” dedi, duydun mu? Sen köy çocuğunu doyur canım.
Bak, baştan söylüyorum, sonra adamı uğraştırma. Canım demek ref-leks-tir!
Ne tuhaf… İnsanın
içindeki Leyla bile ölüyor ama umudu asla ölmüyor. Ne umuyordum ki ne bulayım?
Mecnun’u olan bir gün yazar, çizer. (Belki hiç yazmaz, belki hep o köy çocuğu
olarak kalır.) Leyla’sı olanı bilmiyorum. Acıktığında taşladığın meyve ağacı
olmaya bile razıyım. Havanın sıcaklığı hiç önemli değil. Doğum günün bile
olabilir hatta. Yeter ki sen sıra beklemeye devam et, benim bir an evvel
keçileri bulmam gerek, yoksa saçların kaçıyor, vallahi yoruluyorum. Biliyor
musun, ben seni özlerken daha çok yoruluyorum.
Saçlarına takılıyorum
ve bir türlü mahrum bırakamıyorum kendimi, bu özlemimden. Ben nerede olursam
olayım, saçların hep kıbleye bakıyor.
Leyla’sı olan elbet
Mecnun’dur. “Bütün Leyla’lar biraz Mecnun’dur.”
O köy çocuğunu
doyururkenki endişesizlik, umursamazlık saçlarından salınıveriyor. Desene, yine
geç kaldım; her zamanki gibi. Zira bu, bismillah dememek ama çok şükür diyebilmeye
tekabül ediyor. Buna karşın, vazgeçmiyorum keçileri bulmaktan. Ama…
Ya bugün senin doğum
günün ise?
Şimdi; ne keçiler
kaldı, ne o köy çocuğu, ne o imam, ne ellerim, ne de (inanır mısın?) saçların…
Kaderim çat kapı
gelince cesaretim apar topar (kırgın bir halde) mağarasına kaçtı. Ardından, bir
yüzük seslendi bana.
İman ediyorum ki;
“sen çok güzel iken ben daha çocuktum.”
21.07.’12
Elazığ
04:37

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder