BESMELEYLE YAZILAN
ÖYKÜLER - 1
Marlon Brando’ya
Ezan okundu, tren geldi, Şeyhim
kayboldu ve babam ağladı. Ayrılık da geldi oturdu istasyona. Ama bir türlü
vedalaşmıyor babam.
Bu satırları babamla beraber bir tren
eşliğinde yazmayı çok isterdim. Aslında tren vardı, babam da (sanırım)
yaşıyordu. Fakat ben kuşlara küsmüştüm o zamanlar. Babam kuşların peşinden
gidiyordu, biliyorum. Üstelik, bir trenle…
Babam aslında kuş gibi bir adamdı.
Bir kandil günü evin balkonunda kandil kandil otururken göğsüne konuvermişti “Kandil”. Evet, babam o muhabbet kuşuna
“Kandil” adını vermişti. Kapıyı çalmadan babamın hayatına girmişti. Bizlerin
değil. Babam seneler sonra kendisini bulmuştu onda. Yaşayamadığı çocukluğunu,
çocuksu özgürlüğünü, Kandil’in kanatlarında buluvermişti sanki. Fakat, Kandil
babamın hayatına girerek iyi mi etti yoksa girmeseydi daha mı iyiydi, bunu
ancak Şeyhim bilir. Çünkü kandil, arkasında dört tane evladını bize emanet
ederek trenine doğru uçmaya koyuldu. Engelleyemedi babam maalesef. Şeyhimin
duası da kabul olmadı. Kimsenin gücü yetmedi, Kandil’i o trenden alıkoymaya. Bu
davetsiz misafirin, bu amansız terk edişi halen bir kalp krizi gibi; ansızın
arada bir uğrar babama. Baba muhabbet kuşunun (yani eşinin), Kandil’in
arkasından el sallayışının ve çaresizliğinin gözünün önünden hiç gitmediğini,
bir pişmanlık gibi kendisinin bir an olsun peşini bırakmadığını söylerdi babam.
Oturup kuşlar gibi ağlardı. Kandil gibi ağlardı. O ağlayınca ben de ağlardım.
Ama hep düşünürdüm ağlarken, Kandil’e mi ağlıyorum yoksa babama mı?
Kandil çok güzel ağlardı. Enfes bir yaratılıştı.
Ya da bütün kuşlar öyleydi ama ben ilk Kandil’i tanıdım. Tıpkı âşık olduğum ilk
kadının mükemmelliği gibi. O kadının tebessümünü, bakışını, hatta çekip
gidişini bile diğerlerinde aramak ve hiçbir zaman bulamamak gibi. İlkler
başkadır. Babam için de öyle.
Kendini sevdirmek için taklalar atar,
masanın üzerindeki bütün bozuklukları aşağıya fırlatır, o metal sesini
duyduktan sonra sevinçten öterdi. Şımarıktı. Babamın kızı gibi. (Aynı zamanda
kardeşim olur kendisi, tek olunca çok şımarık oluyor insanoğlu veya insankızı.)
Günün herhangi bir önemsiz saatinde, bir poşet sesi yayılırsa odalara şayet,
Kandil susmamak üzere ötmeye, kafesi dövmeye başlardı. Bir de günlerden Pazar
ise (demektir ki kahvaltı babamın ellerinden öperdi) ve sofrada menemen varsa, (hayatımdaki
en güzel menemeni yapan adam babamdı kuşkusuz ve Kandil bunu iyi bilirdi) hiç
kurtuluşumuz yoktu. Günün ilk ışıklarıyla beraber başlardı ötmeye. Babam hiç
susmasın isterdi. Sonra dayanamaz çıkartırdı kafesten. Senelerdir süregelen
yemek alışkanlığımız baştan sona değişmişti. Artık, üç öğün Kandil idi.
Kandil insanlardan hiçbir zaman
kaçmazdı. Parmaklarımızla kavga etmeyi ve bilhassa babamla güreş etmeyi pek
severdi. Babam işten yorgun argın geldiğinde bütün stresini, yorgunluğunu çok
şekerli bir Kandil’le atardı. Birlikte banyo yaparlardı, su savaşı ederlerdi,
saklambaç oynarlardı. Bazen Kandil çalar saat öter, sonra kafesten kaçıp
babamla annemin arasına girer, şayet bu yöntem etkili olmazsa (bizim
zamanımızda oluyordu ama) babamın ayaklarını gıdıklardı. (Ki babam ayaklarından
çok çabuk gıdıklanır, ben gıdıklarken kızıyordu ama Kandil’e kızmıyordu, bir
kuş kadar olamıyorumdur her halde o yüzden kızıyordur.) Babam ekmeği Kandil’in
ağzına götürür gibi yapıp bir hamlede onu kandırarak kendi ağzına attığı an,
Kandil babamın ağzına girmekten hiç çekinmezdi, çoğu zaman dudaklarından
aşırırdı. Babamın mide ortağı olmuştu. (Başka ortaklıklar yasaldı çünkü.)
Bir kuşun, bir insanın hayatına
trenlerle ansızın girmesinin ne kadar güzel bir şey olduğunu, sonra aynı
şekilde geldiği trenle o insandan bir parça almak koşuluyla yine ansızın çekip
gitmesinin ne kadar kötü bir şey olduğunu, Şeyhim babamdan öğrendi.
Bir gece Şeyhimle babamı bekliyoruz.
Hava soğuk. Bayağı gecikmişti. Ezana yakın geliverdi. Şeyhim, dirinin sahibi
yoktur ama ölünün sahibi çoktur dedi ve abdest almaya gitti. (Yoksa bunu diyen
babam mıydı?) Babam sarhoştu. (Sağlam içer söylemesi ayıptır, sağarak içer,
sağlama yaparak içer, Cahit Arf’la beraber içer, bütün babalara içer, ne
bileyim, içer işte.) Kafese yanaştı sonra. Yine ağladı. Şeyhim, ne çok ağlıyor
bu adam? Sanki çocukken hiç ağlamamış! Bir de sözlü ağlıyor, duyuyor musun
Şeyhim? “Bunların hiç birini sevmiyorum,
sırf kandilin hatırına bakıyorum bunlara, bunlar bana Kandil’in hatırası,
mirası… her biri Kandil’den bir iz taşıyor.”
Kaç yaşımda olduğumu hatırlamıyorum,
ama daha küçüğüm, küçük olduğumu hatırlıyorum. Babam hatırlamaz, çünkü babamın
arada bir bilgeliği tutar. (Kandiller hariç.) Bir gün babamla geziyoruz.
Kalabalık bir yeri süzdü ve bana eliyle işaret ederek, ‘şu gördüğün kadın var
ya oğlum, o kadın hayat kadını’ dedi. Babamın sözünün bitmesini bekliyormuş
meğer Tanrı, babama büyük bir jestti bu. Kuran’dan boşanırcasına kar yağmaya
başladı. Babam bu jestin altında kalır mı hiç? O esnada sordum tabi babama, hiç
affetmem; “Neden sen böyle konuşunca
Allah baba kar yağdırıyor, baba? “Gerçeklerin üstünü örtmek için oğlum…”
Ve bana sarıldı.
Şeyhimin de o sahipsiz hıçkırıkları duyduğuna emindim.
Ağlayan Mikail miydi acaba?
Tren hala beklemeye devam ediyordu ve
babam bu fırsattan istifade kuşlara son bir iyilik yapmak istiyordu. Ölümün
uğramayı unuttuğu bir teyze vardı yakınlarda. Ölümün olmadığı yerde elbette
kuşlar da vardır. Teyzeden bir tabak yem aldı babam ve kuşlara verebilmek için
uygun bir yer aradı. Zira babam kuşlara yem fırlatılmasına da karşıydı, tıpkı
ölmelerine karşı olduğu gibi. Kuşlar ölmemeli, zaten insanlar ölüyor, derdi. Babam
fırsatını bulup kuşlara yemi vermeye başladı ki, insanlar sanki o anı
bekliyormuş gibi bu mutluluğun resmini dağıtmaya başladılar. Acımasızca
bastılar yemlere, yapılan iyiliğe, kuşların hakkına. Hiç acımadılar babama ve
kuşlara. Babam, yüzlerini göremediğim sahipsiz ayakların arasında diz çökmüş
vaziyette, kuşlara hak verir gibi durdu. Ufak bir çocuğun patlak topuyla
oynadığı gibi, yanmış bir şeyin küllerini karıştırır gibi, albino bir doktorun
çizdiği çizgilerin dışına çıkamayan şizofrenin kelimelerle oynadığı gibi, çaresizce
yemlerle oynadı o an. Kaybolan Şeyhim ortaya çıktı, `insanlar işte böyle
acımasız yavrum’ dedi ve uçtu!
Şeyhim anlatmıştı bir gün. Babam sıkı
bir fedaiymiş. Küçüklüğümden beri hem de. Söylemesi ayıptır, pirzola pişirirmiş
tavada, ben de (söylemesi ayıp değil) o pirzolaların alayını silip
süpürürmüşüm, babam da tırnaklı pidesini alıp etin yağına bandırırmış,
sünnetlermiş tavayı, sonra tava elhamdülillah dermiş. Ben Şeyhimin yalancısıyım.
Ve Şeyhim devam etmişti anlatmaya, vedalaşırken bile feda edecek baban
kendisini, ilk o gidecek, demişti.
Rabbim Şeyhimi haksız çıkarmamıştı bu sefer.
Sonrasında eve döndüm. Babamın
yaşadıkları yormuştu beni. Dinlenmeye koyuldum. Babamı benden daha iyi tanıyan
duvarlara bir göz gezdirdim. Gözüm duvarda asılı çerçeveye, Arapça `Allah’
yazısına takıldı. Çerçevenin köşesinde ise babamın resmi. Şeyhim abdestini alıp
geldi o an. Anladım, dedim. Anladım Şeyhim. O da ağladı. Abdest bozuldu. Ağladı.
Ağlıyorum. Ağlıyorum Şeyhim. Anlayarak ağlıyorum. Kime ağladığımı biliyorum.
Şimdilerde çok şey değişti Şeyhim,
zamana ve Allah’a dair. Biliyorum Şeyhim, şimdi ben bir trenden sana yazıyorum.
Biliyorum, şimdilerde babam kandilin yanında, ben ise bir trende...